Bir Saklama Kabının Güncesi -Salih Eren Büyükada

Kavramakta zorlandığım bir vakittir buradayım. Ne zamanın farkındayım ne de beni içine hapseden bu kutumsu, şeklini tam tarif edemeyeceğim, soğuk şeyin ne olduğunun farkında. Aralarda tanımadığım bir el beni bu karanlıktan kısa süreli de olsa kurtarıp bir şeyleri görebilmemi sağlıyor. Az da olsa karanlıktan çıkmam benim düşünceler dünyasından ayrılmamı sağlıyor ve bu beni oldukça rahatlatıyor. Hem de yüzüme yansıyan ışık tanımadığım diğer nesneleri de ufak da olsa görebilmemi sağlıyor. Bilmiyorum, ne zamandır buradayım ama o saklanan şeylerin hiç biriyle konuşmadım. Aslında ben burada uğultulu bir rüzgârın nefesinden başka bir ses duyamıyorum. Tabii, bizi karanlıktan çıkaran elin gıcırtılı sesini de hissedebiliyorum. Anılarım da beni yanıltmıyorsa annem olan Fabrika, beni dünyaya getirdiğinde diğer kardeşlerimi birkaç saniyelik sürede görebilmiştim. Burada onlardan bazılarının yaşadığını hissetmem acaba doğru mu? Eğer onlar kardeşlerim değilse kimlerdir? Biz neredeyiz? O el kim? Uğultulu rüzgâr neden çok soğuk? Ben kimim ve neden bu kadar doluyum? Bunlardan birinin cevabını alabilmem için sanırım onlarla konuşabilmem lazım. Ben, evet konuşabiliyorum ama neden bu çekincem? Nedir beni bu sorularımdan alıkoyan şey? Hayır, yine bu soruları ve düşüncelerimi içimde tutmalıyım. Onlara söyleyeceğim bir “merhaba” bile bana ait ve benim için. Benim kelimelerimin değeri eğer bende kalırsa paha biçilmezdir. Kelimelerimden, içimden ve düşüncelerimden biri eğer onlara giderse bana ait hiçbir şey kalmaz. Bunu ancak bir cahil yapabilir ki ben o cahil değilim. Ben, Fabrika’nın çocuğuyum, hata yapamam, dopdoluyum.

Uykumdan uyandırıldığım sırada kulağımı koparan sesin bir el olduğunu fark ettim. Gıcırtılı, tiz bir sesi olan el, bu sesi çıkartabildiğine göre oldukça acı çekiyor olmalıydı. Karanlığa doğru hiç korkmadan kendisini uzatan el, içimizden birini eline alıp bizleri yine geceye bırakmıştı. Bu gecede ne bir ay ne bir yıldız vardı ki bizlere ışık olsun. Zifiri karanlık ancak gözümüze alıştığı zaman bize ışık sunardı. Bize olan düşkünlüğü sayesinde kendini kaybediyordu ama bundan, sanırım, gocunmuyordu. Yine gözlerimizi karşılıksız sevgisiyle aydınlatacağı zaman canavarın sesi yeniden duyuldu. Bu sesle karanlığımız korkup içlerimize gizlendi. El, yuvamızın kapısını açtı ve az önceki aldığı arkadaşımızı içi boşaltılmış olarak geri koydu ve saklandığı yerden çıkan karanlık bizlere aydınlığını bu sefer hızlıca sundu. Biz dilimizi bile oynatamazken geri gelen arkadaşımız konuşmaya başladı. Bu oldukça büyülü bir andı:

-Isınmıştım, ne kadar da güzeldi. Beni unuttuklarını sanmıştım. İnanabiliyor musunuz? Beni çok uzun bir süre dışarda, sıcakta tuttular. Bunu hiçbir zaman yaşamamıştım. Sıcaklığın ne olduğunu bile hatırlayamıyordum. Günlerce hayalini kurduğum tek şey buydu. Annem –ki adı Fabrikadır- bir gün bu hissi yaşayabilmem için beni dünyaya getirdi. Hatta bu hissin yaşanması ümidini unutmayayım diye üzerime bir sürü de şey yazmıştı. Ne garip, bana gösterdikleri sıcaklık hala içimde bir yerlerde dolaşıyor!

Duyduğum bu cümleler içimde bir şeyleri değiştiriyordu. İlk defa benden olandan duyduğum bu ses benim canımı yakmıştı. Benim isteğimi, inancımı bir başkası yaşamıştı ve bunu anlatırken oldukça mutluydu. Bu mutluluk içimdeki sıkkınlıkla birleşti ve ben, onu çok kıskandım. Bir yandan onunla konuşmak, bir yandan da ona içimden sövüp, saymak istiyordum. Benim olanı, benim istediğimi sen nasıl alırsın, tadarsın demek istiyordum. Buna hakkım var mıydı? Bilemiyorum. Konuşmak pek de benlik değildi sanırım. İçimdeki, bodrumdaki düşünceler beni yiyip bitiriyordu. Orada işler pek yolunda değildi. Yalnızlığımın yanında bu seferde istediğimden de olmuştum. Onu ben yaşamalıydım, bir başkası değil. Biliyorum, onun yaşadığını bende yaşayacağım ama ilk olmayan şey güzel olur mu? Her iki tarafın da ilki… Keşke düşüncelerim olmasaydı, o zaman belki boş bir şey olarak hayatıma devam edebilirdim. Boş olmak, boşlukta olmak kadar iyi bir şey var mıdır bu hayatta bilemiyorum. Sadece yaşamak istediklerimi yaşayamamanın acısından sıkıldım. Umarım bir an önce beni buradan çıkartıp sıcaklığım, ümidim, hayalim ile karşılaştırırlar. Nasıl bir şey? Merak ediyorum.

Günler geçiyor, el sürekli arkadaşlarımızı alıp yerine bırakıyor ama bana dokunmuyordu. Geri gidip gelenler sürekli yaşadıkları maceraları, sıcaklığın ne kadar tatlı olduğunu bizlere anlatıyorlardı. Ben ve benim gibi olduklarını tahmin ettiğim iki arkadaş dışında herkes bu güzelliği tatmıştı. Sürekli aklımdaydı ama aklımda olmasının sebebi neydi, neden? Beni istemiyor muydu? Sanırım böyledir, pek bir tecrübem yok ama isteyince, akılda olanlarla içimizdeki olanlar gerçekleşmez. Bunu yavaş yavaş öğreniyorum. Çıkıp yeniden girenler, o hazzı yaşayanlar kim bilir ne kadar hasrete çektiler. Acaba bencillik mi yapıyorum? Bilemiyorum ama artık istemiyorum, beni bu hale getiren, içimi dolduran ve rahatlatmayan bir şeyi istemiyorum. Farkında değildim ama çok uzun zamandır beni koruyup kollayan soğukluğa bağlanmak istiyorum. Karşılıksız olana bir karşılık vermek istiyorum. Beni koruyup kollayan, beni olduğum gibi içimdekilerle kabul edene şans verip onu mutlu etmek istiyorum. Sanırım yavaş yavaş anlıyorum, yavaş yavaş.

Unuttum artık, istediklerimi, inancımı ve hepsini gömdüm içime. Bana karşılık veren, benimle mutlu olana, soğuğa attım kendimi tüm benliğimle. Biliyorum zaman ikimize de iyi geliyor. Her geçen gün ona daha çok bağlanıyorum ve o beni ilk günkü gibi koruyor. Onsuz olmayı artık düşünemiyorum. Uykularımda, düşüncelerimde artık bir tek o var. Sıcaklık, eski bir tanıdık artık, istemediğim.

Bunları duymuş olmalılar ki günlerden bir gün el, benim soğuğumla vakit geçirdiğim bir gün kopardı beni ondan. Hiçbir şey anlayamadan çekti beni ve kırdı kalbimi. Karanlığın aydınlığından sahte ışığa doğru yola çıktığımda eski hayalim vücudumda kendini hissettirdi. Sıcaklık, ah sıcaklık! Dedikleri kadar varmış, güzelmiş. Ama benim içimin ısındığı, kalbimin kaldığı soğuğum kadar değil. Kalbimi kırmışlardı ve içimden erikler saçıldı onların, elin dünyasına. Sanki bu zamana kadar yaşadığım tüm kırgınlıklar, düşünceler koptu gitti içimden. Buydu daha önceden istediğim, boşluktu. Boşluk, ani bir sarsıntı gibiydi. Her şey çok hızlıydı ve anlayamıyordum, düşünemiyordum. İstediğim tam olarak bu da değildi çünkü bu çok kötüydü. Kötü olduğunu bile kavrayamıyordum. Benim varlığımın nedeni daha farklı olmalıydı. Canım acıyordu ama hissedemiyordum. Hissedememek, ne kadar zor bir şey bunu size anlatamam.

Hissizliğimle el tarafından bir arkadaşımın içine koyulup yeni bir yola çıkmıştım Arkadaşımın içi oldukça karışık ve kötü kokuluydu. Ama bu sefer beni arkadaşımın içine koyan başka bir eldi. Onun elleri daha küçüktü. İki farklı el, biri büyük biri küçük… Annem de büyüktü mesela, koskocamandı. Şu anda fark ediyorum, hissizliğimin içinde bile sadece onu kavrayabiliyordum. Bu bambaşka bir sevgiydi, o vardı sadece ve yanımdaydı, sahte değildi sevgisi, içimdeydi. Belki de bu iki el anne ve çocuğun eliydi. Ne kadar güzeldi, birbirlerinden koparılmamışlardı. Beraberce kapılarından çıktık ve koskocaman bir aydınlıkta yürüdük. Bu aydınlık benim bilincimi kapatmadan önce bahçelerinden geçerken son olarak annesinin çocuğuna şu cümlelerini duydum. Sanırım o cümleleri annemle beraber içimde yaşatacağım.


“ Tam burada bir ağaç vardı, erik ağacı. Sen bilmezsin oğlum ama dalları çok uzundu ve kendini hiç saklamazdı. İnsanlara kendini sunarken mutlu olurdu ve çok cömertti. Çocuklar dallarını kırarken onlara karşı oldukça hoşgörülüydü. Şimdi onun olduğu yerde cansız taşlar var. Ne yazık, cömertliğin, hoşgörünün bir mezarı, izi bile yok!”



70 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör